Dünya sıradan bir felaketle yıkılmıyor. Gökyüzünden yağan kırmızı yağmur, sadece ölümü değil, belirsizliği de beraberinde getiriyor. Bu yağmura maruz kalan insanlar enfekte oluyor; bazıları hızla vahşileşirken bazıları günler, hatta haftalar boyunca insan gibi davranmayı sürdürebiliyor. Dış görünüş artık gerçeği göstermiyor. Konuşmak, yardım istemek, ağlamak ve korkmak bile masumiyetin kanıtı olmaktan çıkıyor.
Oyuncu bu dünyanın merkezinde bir kahraman değil; evine kapanmış sıradan bir insan. Her gece kapısı çalıyor. Dışarıdaki kişi bir kurban olabilir. Bir yalancı olabilir. Aç, susuz ve çaresiz bir insan olabilir. Ya da içeri girdiği an bütün evi mezara çevirecek bir yaratık olabilir. Oyun tam da bu noktada gücünü buluyor: çatışma dışarıdaki canavarlarla değil, karar verme anının kendisiyle başlıyor.
İçeri alınan herkes bir risk, reddedilen herkes ayrı bir vicdan yükü. Bazıları günlerce uyumlu davranıp güven kazanabilir, sonra bir gece camı kırıp yaratıkları eve çekebilir. Bazıları ise gerçekten masumdur ama oyuncu korkusuna yenik düşüp onları öldürebilir. Öldürmenin ardından cesedin gerçek kimliğinin ortaya çıkması, oyunun ahlaki baskısını çok sert bir biçimde hissettirir.
Dış dünyaya dair bilgiler yalnızca televizyon ve radyodan gelir. Televizyon resmî, soğuk ve kısıtlıdır; olayları küçültür, gerçeği saklar, düzenin sürdüğünü iddia eder. Radyo ise daha kirli, daha dürüst ve daha korkutucudur. Sokak hikâyeleri, çığlıklar, çelişkiler, kopan yayınlar… Oyuncu zamanla yalnızca kapıdakine değil, bilgiyi sağlayan kaynaklara da güvenemez hale gelir.
Hikâyenin en karanlık damarı ise çekirdek sistemidir. Güçlü yaratıklar öldüğünde geride kalan çekirdekler oyuncuya doğaüstü avantajlar sunar; ama bu güç bedelsiz değildir. Her kullanım oyuncuyu biraz daha değiştirir, biraz daha yabancılaştırır, biraz daha insanlıktan uzaklaştırır. Sonunda asıl soru şudur: hayatta kalmak için ne kadar ileri gidebilirsin?